ŞEHİRLERİN RUHU!
Muzaffer Yurttaş

Muzaffer Yurttaş

ŞEHİRLERİN RUHU!

25 Temmuz 2018 - 11:45

Uzun süredir ülkemizde yapılaşmanın çirkinliği, boğuculuğu, kentsel dönüşümün tam manası ile hayata geçirilememesi üzerinde tartışmalar devam ediyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın hayalinde olan yatay yapılaşma inşallah bu dönemde hayata geçer ve şehirlerimiz hiç olmazsa bundan sonra daha düzgün ve estetik şekilde yapılaşır. Uzun süredir Bilge Mimar Turgut Cansever’in kitaplarını okumaya gayret ediyorum. Bu konuda ilgili olanlara yazarın kitaplarını özellikle tavsiye ediyorum. Osmanlı’da ve Selçuklu’da mimari ve estetik üzerine yazılmış pek çok eser de okunacaklar listesinde sırasını bekliyor. Yaptığımız her şey, inancımızın tam bir yansımasıdır. Vücuda getirdiğimiz biçimler, inancımızın mimarideki tezahürleridir. Bugün inşa ettiğimiz yapılar çirkin iseler onların çirkinliği, onları meydana getiren inanç ve davranışlardan ayrı tutulamaz. (T. Cansever) Apartman hayatı başladı; komşuluk, dostluk, akrabalık yok oldu. İnsanlar doğana sevinmez, ölene acımaz bir bencilliği benimsedi. Ahlâk ve gelenek yerini menfaate bıraktı. Meselâ bir şehrin bir yeşil alanı kalmış, gözü dönen adamlar çıkar için oraya bir site kurmak yolunda yarışa girdiler. Fabrikalar suyu, sera gazı havayı, zehirli gübreler toprağı berbat etti. Sanayi toplumunun şehri bir çıkmazı yaşıyor. Maddenin ve mananın ruhundan söz edebileceğimiz gibi elbette mekanların ruhundan da söz edebiliriz. Ülkelerin, şehirlerin, kasabaların ve köylerin dahi bir ruhu vardır. Gelenek görenekleri, kültürleri, dilleri, lehçeleri, dinleri ve elbette tarihleri bu mekanların ruhunu yansıtır bizlere. Şehirlerin ruhu vardır, kentlerin yoktur. Şehirler evlerden oluşur, kentler konutlardan. Şehirlerde insanlar sabahları rızıklarını temin etmek için işlerine giderler, kentlerde para kazanmak için plazalara. Şehirlerde insanlar istediklerinde hayatlarını yavaşlatabilirler, kentlerde yavaşlamaya yer yoktur. Durursan ezilirsin. Osmanlı bir kayıt medeniyetidir. Bir taşın tarihini, bir ağacın tarihini yazan ecdat kendisine şiar diye bildiği ve düstur diye kabul ettiği “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” fehvasınca insanını yaşatmak için kurduğu şehirlerinin de tarihini yani hafızasını elbette kayda almış ve muhafaza etmiştir. Kurdukları köklü medeniyeti halen dahi birer nişan gibi sağlam ve kavi ayakta kalan kadim şehirleriyle vücuda getirmiş ve bugünün modern şehircilik kavramını anlamaya çalışanları dahi hayrete düşürecek bir mantıkla şehir müesseseleri kurup önce toprağı vatan yapmış sonra vatanı sanata çevirmişlerdir ve yaşanabilir alanları birer sanat eserine tahvil etmişlerdir. Avize gibi göğe minareler asmış, türlü çiçeklerle bezer gibi toprağa camiler ekmişlerdir. İnanç tam da böyle sanat olmuştur işte. Ecdadın dünya görüşü ve hayat anlayışında şehirler yalnızca binalardan, yapılardan, köprülerden, hanelerden, taştan tuğladan ve topraktan ibaret değildir. Şehirlerin de bir ruhu vardır. İnsanlar nasıl ki bir asrı bulmayan ömürlerine tecrübeler sığdırırlarsa şehirler de asırlarca biriken bir tecrübenin tecessüm etmiş halidirler. Dertleri, çileleri, sırları, efsunları ve bir davaları vardır şehirlerin de. Ve şehirlerin de hafızaları vardır. O hafıza onların tarihleri ve yaşanmışlıklarıdır. Ecdat şehirlere bir ruh üflemiştir. Anlamsız ve maksatsız sadece günlük amaca ve insani ihtiyaca hizmet eden binalar değil onları bir medeniyet timsaline dönüştürecek mekânlara çevirmişlerdir. Ve bunların her birini kayıt altına alıp her birinin varlığına bu şekilde şahitlik etmişler, devlet tarihinin yanında şehirlerin tarihlerini de bizlere birer hazine misali bırakıp da gitmişlerdir. Şehirlerin de bir ruhu vardır. Bir şehirde yaşayan insanlar zamanla yaşadığı şehrin ruhuyla karakteristik açıdan özdeşleşirler. ( İbn-i Haldun) Tarihe damga vurmuş marka şehirlerin yılların biriktirdiği mimarileri, sokaklarının ve caddelerinin oluşturduğu kendisine ait kimlikleriyle bezenmiş özellikleri vardır. Bu şehirlerin ismi söylendiğinde hemen hafızanıza düşen siluetleri vardır. Bağdat’ın, Şam’ın, Mekke’nin, Medine’nin İstanbul’un tek kareyle özetlenecek siluetleri, yılların getirdiği birikimlerle bezenmiştir. Şehirler içinde yaşayan insanların şehri sahiplenmesiyle ve algılarıyla şekillenir. Sokakları, caddeleri, ana arterleri sürekli canlıdır. Yaşadığını, hatta kalp atışlarını dinleyebilirsiniz. Şehirde yaşayan insanların sokaklarında, caddelerinde dolaşırken, atmosfere saldıkları nefesleri, ağızlarından çıkan güzel cümleler veya kötü sözler bile şehrin bize sunduğu tüm değerleri, güzellikleri etkiler. Şehri muhafaza etmesi gereken, bir sonraki nesle olduğu gibi, devraldıkları gibi devretmesi gereken yine o şehirde yaşayan insanlardır. Yetkili makamlarda bulunanlardır. Şehrin idarecileri, yerel yöneticileri, o şehirleri korumak, yağma edilmesini önlemek, talan edilmesine fırsat vermemek zorunda olan devletin ta tepesindekilerdir. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan geçtiğimiz günlerde bir toplantıda yaptığı konuşmada diyor ki, “1940’lardan itibaren çarpık yapılaşmanın yanında apartmanlar siteler ortaya çıkmaya başladı. İnsanların sadece başlarını sokacak ev bulma ile çıkan bu yapılaşma artık sona ermeli. Ben yatay mimariden yanayım. İnsan toprağa yakın olmalı. Sadece beton demirlerden oluşan çirkin yapılar yaylalarımızı ovalarımızı bile işgal etmeye başlamıştır. Gördüğüm çirkinliklerden üzüntü duyuyorum. Hep birlikte buna karşı olmalıyız. Kentsel dönüşüm projeleriyle şahsiyetsiz mimari projelere itilmemeli. Sadece rant, kâr, kazanç odaklı anlayışla böyle bir şehir inşası gerçekleştiremeyiz.” İslam Şehri, anlamı sadelikte arayan bir erdemlilik çevresidir. Kibirden ve israftan kaçınmayı vurguladığı gibi, zarafeti ve mânâyı cesaretlendirir. Allah'a ve insanlara karşı görevlerimizi göstermesiyle insana sürekli olarak ahireti hatırlatan bir ortamdır.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar